18 Ocak 2016

Hainliğin Kökenleri ve OTA BENGA Gülümsemesi ile Kınanması

Hainliğin kökenleri insanlığın ilk zamanlarına kadar gider muhtemelen. Rekabetin, paylaşımın, insani yavan duyguların olduğu her topluluktan bir defo olarak mutlaka ortaya çıkar. Ancak günümüze gelince bu ufak tefek bir defodan çok kalıtsal bir özellik halini alan bir kusura dönüşmüştür. Genetik yolla aktarılmaya ve sayıca çoğunluk olmaya başlayan bir konu halini almıştır.

Temelinde bir bozukluk olarak ortaya çıkan bu defonun 1900 yıllara doğru değişen sosyal, ekonomik, siyasi yapılardaki farklılaşmalar, teknolojideki akıl almaz hız ile Savaşların bozduğu geleneksel toplumsal yapılar yaygınlaşmasına ve toplumun derinliklerine sızmasına neden olmuştur.

Plansız, hoyratça kurulan yeni düzenler, yeni şehirler ve yeni ekonomik yapılar düzenli bir hain üretme merkezlerine dönüşmüş ve bu alanda her çeşit farklılıkta binlerce seri üretime geçmiştirler. Her geçen bir kuşak sonrasına genetik yapıya sirayet eden bu bozukluk kendi kendini çoğaltmaya tüm hızı ile devam etmiştir.

Bunun en güzeli Osmanlı’nın yıkılışına sebep olan bir avuç Avrupa’da eğitimli kişilerin ulaştıkları güç ve yaptıkları tahribattır.

Bunların ortak özelliği hedefe koydukları konu hakkında her yolu mubah görüp, hiçbir akli, vicdani, ilimi ve İslami değere, doğruluğa bağlı kalmamalarıdır.

Yeri geldiğinde apaçık olana bir duvar gibi kör sağır ve dilsiz kalmayı becerebildikleri gibi, öyle zaman gelir ki olmayan bir yangın için yedi cihandan itfaiyecileri ayağa kaldırıp, ortalığı talan ettirebilmektedirler.

Kendi özüne, kendi atasına daha da vahimi kendilerine bi haber olan bu mahlûklar insan kalıbı dışında farklı bir formda yaşam bulmaktadırlar.

1900 Yıllarda Cahilliğin en dip noktasında olan bu kendini bilmezler Avrupa Medeniyeti diye salya sümük gözü dönmüş bir biçimde memleketi parçalamaya çalışıp, kendi kadim değerlerini yerle bir etmeye çalıştığı sırada Avrupa’nın ve Uzantısı Amerika’nın sürdürdüğü vahşi kelimesinin hafif kaldığı bir insanlık dışı sömürge düzenini göremiyorlardı.

Aynı kafalar birinci ve ikinci dünya, Vietnam, Afganistan, Körfez,  Irak, Suriye, Filistin ve daha binlerce farklı anda ve noktadaki YÜZMİLYONLARI bulan katliamları da görmüyorlardı. Hala batı medeniyeti diye benliksiz, kimliksiz ve hayasız bir biçimde dolaşıyorlardı.

Bunlar zamanla genetik bir bozukluk olarak kendi yarattıkları farklı bir topluluk olarak çoğalıp, çeşitli durumlarda ortak bir kodlama mahsulü olarak ihtiyaç durumunda bir olup, gösterilen hedeflerine saldırıyorlardı. Körlük aynı körlük, kimliksizlik aynı kimliksizlik, vahşet aynı vahşet ve hainlik aynı hainlik. Yüzyıl öncesi ile yüzyıl sonrasının bir farkı yok.

Biz bu yazıyı niye mi yazdık? Tesadüfen ismini görüp hikâyesine merak kabarttığımız Ota Benga isimli iki çocuk sahibi harika bir gülüşü bulunan, dünyanın en sıradan, en kendi halinde yaşayan gariban bir Afrikalı mazlum, kurban nedeni ile.

Afrikalı kabilelerden Chirichiri'lerin bir ferdi olan Ota Benga'nın ismi kendi dilinde "Dost" demektir. Evli ve iki çocuk babasıydı.

Ota Benga Belçika Kongosu'ndan (bugünkü Demokratik Kongo Cumhuriyeti) ABD'ye getirilen bir pigme'dir.


1904 yılında ABD'li misyoner Samuel Philips Verner tarafından Belçika Kongosu'nda yakalandı ve diğer renkdaşları gibi zincire vurularak ve çok zor şartlar altında Amerika Birleşik Devletleri'ne götürüldü.

1904 yılında St. Louis Dünya Fuarı'nda çeşitli maymun türleriyle birlikte aynı kafeste "İnsana En Yakın Ara Geçiş Formu" (Bilimsel APTALLIĞIN EN FAŞİZAN DAYTAMALARINDAN biri ) olarak teşhir edildi.

2 yıl sonra New York'taki Bronx Hayvanat Bahçesi'nde birkaç şempanze, bir goril ve bir orangutan ile birlikte "İnsanın Eski Ataları" adı altında sergilendi. Hayvanla insan arası geçiş aşamasını bulma iddiasındaki bilim adamları (kendilerini bi bk sanan yoldan çıkmış azgınlar – tanım sadece bu şekilde faşizan bir kafaya sahip olanları için kullanılıyor. Tüm bir meslek grubu için değil), üzerinde çeşitli deneyler yaptılar.

Daha sonra bazı hayır kurumlarının baskısıyla hayvanat bahçesinden çıkartıldı ve medenileştirme adı altında çeşitli uygulamalara maruz bırakıldı. Maruz kaldığı bu uygulamaların etkisinden kurtulamadı ve 20 Mart 1916 yılında 32 yaşında iken çaldığı bir tabancayla kendisini kalbinden vurarak intihar etti.

Evet dünyanın en sıradan, en saf beklide en mutlu insanlarından biri olan Ota Benga bizlerin felaketine sebep olan Batı Medeniyeti hayranlarının körlüğü sağırlığı altında İNTİHAR ETMEYİ öğrenip, 32 yaşında 2 çocuğunu ve O GÜZEL GÜLÜŞÜNÜ geride bırakarak KALBİNE SIKTIĞI BİR TABANNCA ile bu bozuk, vahşi ve insanlık dışı dünyadan kaçıyordu.

Şimdi o dünyanın dölleri kalkmışlar bin bir farklı yerden bir araya gelip, bizlere demokrasi, insan hakları ve ağızlarına yakışmayan daha onlarca ulvi değerden dem vurup, ahkam kesmekte iftira zırvaları ile kuru kuru şov yapmaktadırlar.

Size en fazla yapılacak olan sessizce Ota Benga gülümsemesi ile acımak olacaktır….

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder