Hainliğin kökenleri insanlığın
ilk zamanlarına kadar gider muhtemelen. Rekabetin, paylaşımın, insani yavan
duyguların olduğu her topluluktan bir defo olarak mutlaka ortaya çıkar. Ancak
günümüze gelince bu ufak tefek bir defodan çok kalıtsal bir özellik halini alan
bir kusura dönüşmüştür. Genetik yolla aktarılmaya ve sayıca çoğunluk olmaya
başlayan bir konu halini almıştır.
Temelinde bir bozukluk olarak
ortaya çıkan bu defonun 1900 yıllara doğru değişen sosyal, ekonomik, siyasi
yapılardaki farklılaşmalar, teknolojideki akıl almaz hız ile Savaşların bozduğu
geleneksel toplumsal yapılar yaygınlaşmasına ve toplumun derinliklerine
sızmasına neden olmuştur.
Plansız, hoyratça kurulan yeni
düzenler, yeni şehirler ve yeni ekonomik yapılar düzenli bir hain üretme
merkezlerine dönüşmüş ve bu alanda her çeşit farklılıkta binlerce seri üretime
geçmiştirler. Her geçen bir kuşak sonrasına genetik yapıya sirayet eden bu
bozukluk kendi kendini çoğaltmaya tüm hızı ile devam etmiştir.
Bunun en güzeli Osmanlı’nın
yıkılışına sebep olan bir avuç Avrupa’da eğitimli kişilerin ulaştıkları güç ve
yaptıkları tahribattır.
Bunların ortak özelliği hedefe
koydukları konu hakkında her yolu mubah görüp, hiçbir akli, vicdani, ilimi ve İslami
değere, doğruluğa bağlı kalmamalarıdır.
Yeri geldiğinde apaçık olana bir
duvar gibi kör sağır ve dilsiz kalmayı becerebildikleri gibi, öyle zaman gelir ki
olmayan bir yangın için yedi cihandan itfaiyecileri ayağa kaldırıp, ortalığı
talan ettirebilmektedirler.
Kendi özüne, kendi atasına daha
da vahimi kendilerine bi haber olan bu mahlûklar insan kalıbı dışında farklı
bir formda yaşam bulmaktadırlar.
1900 Yıllarda Cahilliğin en dip
noktasında olan bu kendini bilmezler Avrupa Medeniyeti diye salya sümük gözü
dönmüş bir biçimde memleketi parçalamaya çalışıp, kendi kadim değerlerini yerle
bir etmeye çalıştığı sırada Avrupa’nın ve Uzantısı Amerika’nın sürdürdüğü vahşi
kelimesinin hafif kaldığı bir insanlık dışı sömürge düzenini göremiyorlardı.
Aynı kafalar birinci ve ikinci
dünya, Vietnam, Afganistan, Körfez,
Irak, Suriye, Filistin ve daha binlerce farklı anda ve noktadaki
YÜZMİLYONLARI bulan katliamları da görmüyorlardı. Hala batı medeniyeti diye
benliksiz, kimliksiz ve hayasız bir biçimde dolaşıyorlardı.
Bunlar zamanla genetik bir
bozukluk olarak kendi yarattıkları farklı bir topluluk olarak çoğalıp, çeşitli
durumlarda ortak bir kodlama mahsulü olarak ihtiyaç durumunda bir olup,
gösterilen hedeflerine saldırıyorlardı. Körlük aynı körlük, kimliksizlik aynı
kimliksizlik, vahşet aynı vahşet ve hainlik aynı hainlik. Yüzyıl öncesi ile
yüzyıl sonrasının bir farkı yok.
Biz bu yazıyı niye mi yazdık?
Tesadüfen ismini görüp hikâyesine merak kabarttığımız Ota Benga isimli iki
çocuk sahibi harika bir gülüşü bulunan, dünyanın en sıradan, en kendi halinde yaşayan
gariban bir Afrikalı mazlum, kurban nedeni ile.
Afrikalı kabilelerden
Chirichiri'lerin bir ferdi olan Ota Benga'nın ismi kendi dilinde "Dost" demektir. Evli ve iki çocuk
babasıydı.
Ota Benga Belçika Kongosu'ndan
(bugünkü Demokratik Kongo Cumhuriyeti) ABD'ye getirilen bir pigme'dir.
1904 yılında ABD'li misyoner
Samuel Philips Verner tarafından Belçika Kongosu'nda yakalandı ve diğer
renkdaşları gibi zincire vurularak ve çok zor şartlar altında Amerika Birleşik
Devletleri'ne götürüldü.
1904 yılında St. Louis Dünya
Fuarı'nda çeşitli maymun türleriyle birlikte aynı kafeste "İnsana En Yakın Ara Geçiş Formu" (Bilimsel APTALLIĞIN EN FAŞİZAN
DAYTAMALARINDAN biri ) olarak teşhir edildi.
2 yıl sonra New York'taki Bronx
Hayvanat Bahçesi'nde birkaç şempanze, bir goril ve bir orangutan ile birlikte
"İnsanın Eski Ataları" adı altında sergilendi. Hayvanla insan arası
geçiş aşamasını bulma iddiasındaki bilim
adamları (kendilerini bi bk sanan yoldan çıkmış azgınlar – tanım sadece bu şekilde faşizan bir kafaya sahip olanları için
kullanılıyor. Tüm bir meslek grubu için değil),
üzerinde çeşitli deneyler yaptılar.
Daha sonra bazı hayır
kurumlarının baskısıyla hayvanat bahçesinden çıkartıldı ve medenileştirme adı
altında çeşitli uygulamalara maruz bırakıldı. Maruz kaldığı bu uygulamaların
etkisinden kurtulamadı ve 20 Mart 1916 yılında 32 yaşında iken çaldığı bir
tabancayla kendisini kalbinden vurarak intihar etti.
Evet dünyanın en sıradan, en saf beklide
en mutlu insanlarından biri olan Ota Benga bizlerin felaketine sebep olan Batı
Medeniyeti hayranlarının körlüğü sağırlığı altında İNTİHAR ETMEYİ öğrenip, 32
yaşında 2 çocuğunu ve O GÜZEL GÜLÜŞÜNÜ geride bırakarak KALBİNE SIKTIĞI BİR TABANNCA
ile bu bozuk, vahşi ve insanlık dışı dünyadan kaçıyordu.
Şimdi o dünyanın dölleri
kalkmışlar bin bir farklı yerden bir araya gelip, bizlere demokrasi, insan
hakları ve ağızlarına yakışmayan daha onlarca ulvi değerden dem vurup, ahkam
kesmekte iftira zırvaları ile kuru kuru şov yapmaktadırlar.
Size en fazla yapılacak olan sessizce Ota Benga gülümsemesi ile acımak olacaktır….

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder